2009-10-08_0000-00-00 00:00:00 _Dünyaya Açılan Pencere_ - Blogcu



_Dünyaya Açılan Pencere_

_Dünyaya Açılan Pencere_

Sana “Nasılsın?” diye sormayacağım…Çünkü…

9/8/2009
Kategori: Edebiyat


Başkaları sorduğunda onlara ne kadar harika, ne kadar muhteşem, Ne kadar olağanüstü olduğuna dair verecek onlarca cevabın var biliyorum. Bir kez daha aynı sözleri duyacağımı bildiğim için sormayacağım sana o soruyu…

Sormayacağım; çünkü hayatında yaşadığın bitmez tükenmez sorunları yüreğinin kanayışını, hayatının eksilişini, içinin daralışını, yaşama sevincinin tükenişini biliyorum…

Sormayacağım; çünkü, hayatında yakın geçmişe kadar, tüm çevrendekilerin gıpta ile baktığı bir çok şey başarıp meyvelerini toplamak için çok çalıştığını, ancak bu topraklarda senin gibi insanların önüne ne derece devasa engeller dikildiğini ve senin bu engelleri aşabilme gücünün tükenme aşamasında olduğunu biliyorum…

Sormayacağım; çünkü, umduğun, istediğin hayatı bir türlü yakalayamayan ama yine de bulduğunla yetinmen gerektiğini hissettiren insanların alaycı tavırlarının seni nasıl kahrettiğini, nasıl yorduğunu biliyorum…

Sormayacağım; çünkü, bu topraklarda yeteneklerine göre değil kimin yanında durduğuna göre değer kazandığını bildiğini ve bunun sana acı verdiğini, dirensen de kendini artık buralara ait hissetmediğini biliyorum… 

Sormayacağım; çünkü, geleceğe ait bir çok beklentin olduğunu ve bunun için ölesiye çabalamana rağmen, sevdiğin ve en yakınım dediğin insanların hayata bakışını anlamamaktaki ısrarının seni çok üzdüğünü biliyorum… 

 Sormayacağım; çünkü, insanların özgürlüğün ne olduğunu bilmediği, bilenlere ise bir kaç gömlek bol geldiği ve o özgürlüklerin sadece kendine ait bir hak olarak görülmesinin sana acı verdiğini biliyorum… 

Sormayacağım; çünkü, “serde erkeklik var” diyemeyip, saklamadan, gizlemeden, utanmadan ağlayabildiğini, “ağlamak ne zamandan beri hak oldu, alındı, satıldı, verildi, lütfedildi?” diye isyan ettiğini biliyorum… 

Sormayacağım; çünkü, bazen avazın çıktığı kadar bağırarak, bazense susarak, bazen sayfalar dolusu yazarak, bazen de ağız dolusu konuşarak sevdanı anlatmak istediğini, ama yine de beceremediğini görüp hayata küstüğünü de biliyorum… Evet sana “nasılsın?” diye sormayacağım…

Şimdi yıka elini yüzünü, gülümse aynalara, kendine çeki düzen ver ve her zaman senden bekledikleri maskeyi tak yüzüne…

Gülümseyerek “harikayım, nasıl iyi olmam ki” de yine…

Faruk İnan

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Çocuklar beni de oyununuza alın!

9/8/2009
Kategori: Edebiyat


Yan yana iki pencere. Yan yana iki gölge. Aynı bahçeye açılan bu iki pencereden birinin önündeyim. Diğerinin önünde bir çocuk var. Ne var ki aynı bahçeye baktığımızdan kuşkuluyum. Benim kaşlarım kızağa çekilmişken, onunkiler küreklerini şapırdata şapırdata geziyor gölde.

Benim gözlerim top gülleleriyken, mat ve ağır. Onunkiler parlak ve coşkulu bilyeler. Benim dudaklarım öyle kenetlenmişler ki, içinden bir kelime çıkartabilene aşk olsun.

Onun dudaklarında bir kelime karnavalı, susturabilene aşk olsun. Benim burnum yemeğin kokusunu alıyor, onun burnu çiçeklerin. Benim kulaklarım zil seslerini duyuyor, onunkiler kuş seslerini. Benim yüzüme kübist bir ressam geometrik şekiller çiziyor iç içe, onun yüzünde çalınası tablolar. Kıskanıyorum çocuğu. "Ne olur pencerelerimizi değiştirelim!" diyorum. Çocuk gülerek kabul ediyor teklifimi.

Ben onun penceresine giderken o benim pencereme geliyor. Çocuğun penceresinden dışarı bakıyorum. Fakat manzara aynı. Oysa ben farklı bir bahçeye bakacağımı ummuştum. Çocuğa bakıyorum kaçamak. Sevincinde, kelimelerinde, kuşlarında bir eksilme yok. Yanına gidiyorum hırsla. Aynı anda aynı pencereden bakmak istiyorum dışarıya. O da ne, dışarıda binlerce oyuncak. Ben yalnız ağaçları görmüştüm, şimdi o ağaçlarda salıncaklar gidip geliyor. Ben yalnız taşları görmüştüm. Şimdi o taşların kâh beşi bir araya geliyor kâh dokuzu. Kâh parmaktan köprülerin altından geçiyor kâh yükseliyor üst üste konarak parmaklarla. Tek başına kalan taşlar da seyirci kalmıyor oyuna. Seksek çizgilerinin üzerinde kızaklar gibi kayıyor tek tek.

Hem az önce gördüğüm kırık şişe bir mücevhere dönüşmüş, alıyor gözümü. Hem toprak çamurdu az önce, şimdi bebekler, toplar, vazolar, köprüler, evler büyüyor avuçlarda. İnşaattan arta kalan kalaslar tahterevalli olmuş. Demirler kara altın korsanlardan kalan. Gökyüzüyle bile oynuyor çocuklar. Şu bulut ata benziyor, şu bulut arabaya. İpin bir ucundan ay tutmuş öbür ucundan güneş, zıplıyor çocuklar. Ağaçlar koşuyor. Hiç koşan ağaç görmemiştim. Dallarıyla dokunuyor omzuma, "Ebe!".

- Ben de oyuna katılmak istiyorum!

- O zaman sözlüğe bak!

- Neymiş oyun?

- Gerçekle hayal arasındaki köprü! Uyum!

- Sözlükte böyle mi yazıyor?

- Hayır. Şöyle yazıyor: "Oy-mak- Oynamak- oy-u-n" Aslı çukur açmaktan geliyor.

- O halde tehlikeli bir şey oyun!

- Büyükler oynadığında...

- Çocukların ayrıcalığı ne!

- Onlar oyunun sonunu düşünmez. Bu yüzden sözlükler "Bir çıkar olmaksızın" kelimelerini oyunun tanımına ilave ederler.

- Bir çıkar olmaksızın ne!

- Bir çıkar olmaksızın vakit geçirmeye yarayan, kuralları olan eğlence.

- Çocukların çıkarı yok mu oyundan?

- Olmaz mı! Oynayarak deneyim kazanır çocuk. Kas sistemini geliştirir. Enerjisini boşaltır. Gerilimden kurtulur. Saldırganlık dürtüsünü yok eder. Duygularını dile getirir. Renkleri, boyutları kavrar. Vermeyi ve almayı öğrenir. Kurallardan haberdar olur. Kişiliğini tanır. Gücünü sınar. Duyularını keskinleştirir. Becerisini artırır. Paylaşmayı ve işbirliğini öğrenir.

- Daha ne olsun!

- İyi ama bunları elde etmek için oynamaz çocuk.

- Ya ne için oynar!

- Oynamak için!

Çocuklar beni de oyununuza alın! Hayatımın sonuna geldiğinde "Çok geç!" demek istemiyorum. Nietzsche nasıl anlatıyordu bu hikâyeyi: "Üzücü şey! Hep o eski hikâye! İnsan evini yapıp bitirdi mi bir de bakar ki, başlamadan önce bilmesi gereken bir şeyi öğrenmiş. Ezelî ve acıklı "Çok geç!"tir bu: Her bitişteki hüzündür." Çocuklar beni de oyununuza alın! Ölmeden az önce Bernard Shaw'ın bir tiyatro oyuncusuna yönelttiği o müthiş soruyu zamanı geldiğinde size sormak istiyorum ben: "Ne dersiniz, iyi bir oyun çıkardım mı!" Madem "Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir."(En'âm, 32) İyi bir oyun çıkardım mı ben!

Yan yana iki pencere. Yan yana iki gölge. Kıskanıyorum penceredeki çocuğu. Ah ne olurdu gölgem küçülüverse. Benim pencerem de kanatlarını açıp karışsa bahara. Bıraktığım ne varsa çocukluğumda çalsa kapımı. Boyanmamış yüzüm, kirlenmemiş gülüşüm, zırhsız bedenim. O üç aylıkken keşfettiğim ellerim! Size ne çok ihtiyacım var! Bildiğim her şeyi unutup yeniden bakmak istiyorum her şeye! İşte ilk gördüklerim: Anne ve babamın yüzü. Parlak bir top beşiğimin başında salınan. İşte ilk sesleri işitiyorum. Sevinç hıçkırıkları ve kulağıma okunan ezan. İşte ellerimi denetlemeyi öğreniyorum. Yumruk yapabiliyorum mesela. İşte kafamı dik tutabiliyorum.

Oyunun dışında kalmış yabancı bir çocuk gibiyim. Her şey keder yağdırıyor bana. Çocuklar beni de oyununuza alın!

Ali Ural

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Küçük Bir Pencere

9/8/2009
Kategori: Edebiyat


Küçük bir pencereden bakmayalı ne kadar zaman oldu? Yaşanan  bir masalı, bir akışı, bir serüveni izlemeyeli; içimize hayatı doyasıya çekmeyeli ne kadar zaman geçti?

Yoksa, pencerelerimiz ardına düşen, artık bir masalı anlatmayan, bir türküyü terrennüm etmeyen zamanlar hiç geçmedi, hiç değişmedi mi?

Evlerimiz küçücük bir pencereyle açılırdı bir zamanlar dünyaya ve neler neler sığardı o küçücük pencereye. Körebe oynayan çocuklar, mızıkçı çocuklarla yapılan kavgalar, annesinin bütün seslenmelerine rağmen oyunu bir türlü bırakmayan çocuğun umursamaz tavırları... Torununun oyununu seyreden dedelerin artık “bir varmış bir yokmuş” ömrünü bastonuyla sürüklemeleri, baston tak-taklarına karışan ezan sesleri... Anaç tavuğun kesinlikle düşman gibi görünmeyen evin kedisine horozlanmaları...

Ve tüm bunları kaneviçeli, dantelli örtülerin delikleri arasından, sardunyaların ve erik yapraklarının izin verdiği ölçüde izlerdiniz. İşte o aralıklarda dünya kare kare büyür, genişlerdi.

Mevsimler akıp giderdi pencerenizin önünden. Bir sabah gürültüyle uyanır, camınızda dağılmış bir kartopu, pencerenizin önünde haylaz çocukları buluverirdiniz. Titreyen erik dallarını bir de... O dallarla birlikte camınız da üşür, titrerdi. Yem arayan mini mini kuşlar için de bir ümit kapısıydı küçücük pencere önleri. Yine bir sabah erik dallarının çiçekleniverdiğini ilk gören, dallar kadar sevinen, ev halkına müjdeyi veren de o küçücük cam olurdu. Ve nice sevdalara tanıklık eder, nice kalpler saklardı buğusunda küçücük camlar. O sevdalarla daha bir yaşar, şenlenir, nazlanır, utanırdı -kimi zaman yapmacık da olsa.

Her zaman en son kapı uğurlasa da ayrılanları, en çok cam hüzünlenirdi gidenlerin ardından. Çünkü, yaşanılanları sergilerdi önünde. Çünkü, gidenler yokluklarından hep bir boşluk bırakır da giderdi  Daha dün körebe oynayan torununun askere gidişini seyrederdi dede ve yıllar önce kendisinin de bu pencerenin önünden nasıl ırayıverdiğini izlerdi torununun gidişinde. Yıllar önce kendisinden kalıveren boşluğu seyrederdi. Demek ki yıllar önce kendi gidişi de böyleydi. Sonra, gelenleri daha sokağın başında görüverip de ilk sevinen, ilk neşelenen yine küçücük cam olurdu.

Ve bir gün, cama bir çocuğun topu geliverirdi hane halkı kahvaltı sofrasındayken. Çünkü, minareleri ancak başını kaldırdığında görebilen pencereler, çocuk toplarının yetişebileceği yükseklikteydi. Tuz buz olurdu cam. O an bağırıp çağırsa da hane halkı, eşyanın da bir ömrü olduğunu bilirdi ve ömrün belli bir vakitten ibaret olduğunu... Öyle ya, cam da hayattaydı, hayata tanıklık ediyordu. Hayatı olanın ise vaktinin gelmesi kaçınılmazdı.

Ardında derin bir hüzün, kapanmayacak bir boşluk bırakarak giderdi gidenler. Ve cam önlerimiz boşaldı ilk önce. Hayatımızdaki boşluklar ilk önce cam önlerimize düştü. Bir gün o küçücük camları kendi ellerimizle kırıverdik. Sonra evlerimizi yükselttik, topraktan oldukça yukarılara. Geniş geniş ama bomboş pencerelerin ardında buluverdik kendimizi yüksek binalarımızda. Komşuları, kuşları, kedileri, sardunyaları, çocukları... hayata ait ne varsa kaybediyordu tenhalığında bu geniş pencereler. Bir bahar dalı, bir müjde uzanıvermiyordu artık odalarımıza. Bir kartopu sesiyle uyanıvermiyorduk bir sabah aniden. Çünkü pencerelerimiz ağaçların ve topların ulaşamayacağı kadar yüksekti artık. Çocuk kavgalarının, komşu seslenmelerinin uzağında bir sessizliğin ortasında kalıvermiştik. Kendi boşluğumuza bakıyor, kendi sessizliğimizi dinliyorduk. Hafızasını yitirmiş bir insan, bir hayat salınıyordu boşlukta. Boşlukta salınan geniş geniş camlardı belki de. Çünkü ne ayrılıklara ne vuslatlara şahit olmuştu ve olacaktı bu camlar. Sevdalarımıza tanıklık etmemiş kalpler saklamamıştı buğusunda.

Kuşlar da ümidini kesmişti artık pencerelerimizin önlerinden. Belki de kuşlar kendisiyle başbaşa kaldığı müddetçe kendisinin uzaklarına düşüvermiş insanlardan ümidini kesmişti. Öyle ya, bu binalardan ancak düşülürdü; bize ait olmayan ve olmayacak bir yaşamın köşesine düşülürdü.

Pencerelerimiz bir gün kör kalıverdiğinde, kapılarımız da hayata kilitleniverdi. Kapı önleri yoktu artık, konu-komşunun birbirini lafa tuttuğu. İki arada bir derede halleşmeler de kalmamıştı. İnsanın yaşamaya hali mi kalmıştı. Zaman durmuştu sanki pencerelerimizin önünde. Duvarlardaki saatlerin tik-taklarında zoraki diriltmeye çalışıyorduk zamanı.

Zaman sanki bir yolcuydu ve küçücük pencerelerimizle alıp götürmüştü hayata ait ne varsa giderken bavulunda. O dedeyi götürmüştü, hani torununu askere uğurlayan, zamanı bastonunun tak-taklarına nakşetmiş dedeyi. Ve askerden dönünce firak acısını bıraktığı yerde bulamayan torun, vuslat heyecanını bir türlü yakalayamamıştı geniş geniş camların ardında.

Minarelerden yukarılara düşüvermişti evlerimiz. Günde beş vakit minarelerin arıttığı, dirilttiği zaman, götürdüklerinin yerine zamansızlığı değil, durağanlığı bırakarak gidivermişti. Ezan seslerine baston sesleri karışmıyordu artık. Salâlar düşündürmekten, hüzünlendirmekten oldukça uzaktı. Bir salâ işitildiğinde “bir varmış bir yokmuş o da gidiverdi işte” diye rahmetliyi yad etmeler unutulmuştu...

Çünkü hayat, küçücük bir pencerenin önünden akıveren, o güzel masal değildi artık...


Zehra Korkmaz

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Hüzün, bir hazin kelime.

9/8/2009
Kategori: Edebiyat


Hüzün, bir hazin kelime..

Ayrılık gibi, hicran gibi; ama mutluluk gibi de.. Bazan bir gözde görürüz onu, bazan bir yüzde. Bazan bulutlarla gelir, bazan lodoslarla..

Hüzün tarih olur, Bağdat ufuklarını Osmanlı tuğları misali bekleyen hurma fidanlarıyla; Tuna boylarını hatem yakutları gibi süsleyen kaleler ve burçlarla gelir yedi yüz yıllık hafızamıza. Elhamra avlusunda derin uykulara dalmış mağrib güneşi olur kah; kah Kudüs gecelerinde savrulan Selahaddin rüyaları.

Hüzün gözyaşı olur, bazan bir eylül bulutundan dökülüp dilemmalarımıza karışır; bazan bir Kanuni mersiyesinden akıp güneşlerimizi buharlaştırır. Paramparça olmuş kutsal kitapların mürekkeplerini dağıtır bazan, bazan kandil gecelerinin pişmanlıklarına dökülür yüreklerimizden. Kimi zaman bir bayram sevincinin ardına gizlenen yetimin gözünde acı; kimi vakit fersudeleşmeye yüz tutmuş gülün yaprağında kırağı sıfatında belli eder kendini.


Hüzün söz olur, yarı yollarda bırakılmış yeminlerin ve vaadlerin peçesinden yüz gösterir kimi, kimi bir elyazmasının derkenarına yazılır bir ayrılık türküsü niyetine..
Bir mücelled güldeste olur yazılsa tüm hüzün sözleri ve binbir geceyi dolduran tutilerin dilinde şeker niyetine çiğnene çiğnene tutar şöhreti alemleri. Sabahların kokusuna karışan bir pişmanlığın terennümüdür bazan ve bazan da gecelerin korkusunu damıtan bir şarkının dizesi.

Hüzün mevsim olur, böler bir uykuyu bazan; bazan bir paranteze alır acıları. Güz mü, eylül mü bilinmez; ortası mı sonu mu anlaşılmaz anın..
şakaklarına düşen benek benek karlar mı densin yılların gölgesini taşıyan, başında gül rengi bulutlardan Lahuri tüller mi olsun Hicaz şarkılarında bestelenen?!.. Hüzün karanlıktır, yalnızlıktır, korkudur. Ve hüzün bazan en büyük umutlara gebedir..

Hüzün renk olur, son dalın son yaprağında sararırken yakar içimizi; son fırtınanın son dalgasında köpürürken kanatır yüreğimizi..
Mavi gecelerin ve kurşuni bulutların örtüsüdür hüzün.. Hatırlamanın mestliğinde eflatuni bir ırmağın hasret yarasıdır, gül gül olup açan ateşin kederlerin masum çiçeğidir. Sahilde bir gurubdur o, ufukta bir şafak. Perde perde solan hayatımız...

Gül ateş, gülbün ateş, gülşen ateş, caybar ateş

Hüzün sevda olur, hayalini getirir annelerin, yavruların ve süveydaya durup melankolisini yaşatır sevenlerin, sevgilerin.. Fuzuli'lerin Galib'lerin kinayeleri ve tevriyeleri onun üstüne yazılır, bülbüllerin kumruların şeyda tenasüpleri ve mecazları ona dillendirilir. Umman gemicilerinin ufuklarında deniz feneridir hüzün.

Hüzün alışkanlık olur, acıların yol dönemecinde azığını kuzgunlara kaptıran gönüllerin ömre süren Selva'sıyla tartılır.. Yüzbin yıl sonra yeşerecek tohumlar için saklayıp suyu, vahalardan kurumuş dudaklarla geçer delikanlıca. Mermer beyazında ayetlere teslim olmuş bir buhur-ı Meryem'in nazenin tebessümüne Namus-ı ekber vasıtasıyla gelen nefestir o..


Hüzün, Kureyş'te Süheyb-i Rumi; Yemen'de rahip Bahira, Konstantinepol'de Ulubatlı Hasan olmaktır.

Hüzün, mazlumlar adına bir saman çöpüyle devleri yere sermektir..

Hüzün, şeyh şamil toprağında alnından vurulan bir çocuktur..

Hüzün, harflere sığmayan bir nimet-i ilahi'dir..

Hüzün, her hale şükretmenin diğer adıdır..

Hüzün, seyerandır maverada..

Hüzün, özleyiştir..

Hüzün ki en ziyade yakışandır bize!..

Tek kanatlı,solgun düşlerimi, yüzünde kanayan o kutsal ışıkla aydınlatan sonsuzluk meleğim...

İskender Pala

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Neden Çabuk Büyümek İstedik

4/8/2009
Kategori: Edebiyat


Çocuk olmak güzeldi,

Çocukken elimizdekilerle mutlu olmasını becerebilmek güzeldi,

Sahip olduklarımızın bizleri çoğu kez havaya uçurabilmesi güzeldi,

Çocukluk umutları güzeldi,

Aslında şimdiki çocuklarla kıyaslandığına çok şeyimiz yoktu…

Bilgisayar,mp4,DVD, atarimiz, sepet sepet oyuncaklarımız yoktu…

Her çocuğun odası yoktu…

Yediklerimiz ve giydiklerimiz bu zamanla kıyas dahi edilmezdi…

Ama mutluyduk…

Stressiz bir hayata sahiptik…

Hayaller kurardık ve tüm hayallerin sınırlarını zorlardık.
Anne ve babalarımızın her zaman yanımızda kalacağını

Ve hep mutlu olacağımızı sanırdık.

Acaba yarın ne olacak diye bir sorunumuz yoktu…

Hiçbir şeyi umursamazdık.

Çıkarsız gerçek dostluklar kurardık.


Ve yaşanan bunca güzelliklere rağmen

Nedense hemen büyümek istedik.

Zaman neden çabucak geçmiyor diye üzülürdük.

Büyümeye olan özlemin sebebi neydi bilmiyorum.

Belki de büyüyünce özgür olacağımızı düşünüyorduk.

Ama bilemedik!

Büyüyünce hayatın derin karanlıklarının özgürlüğümüzü çalacağını,

Ve Çocukluktaki özgürlüğün tozlu raflardaki anılarda aranacağını…

Ve

Şimdilerde Günler haftalar ne çabuk geçiyor diye üzülüyoruz.

Tekrar küçük olmak istiyoruz.

Galiba büyüyünce çok şey kaybettik.

Elimizdekilerle mutlu olmasını beceremedik.

Daha çok istedik.

En önemlisi umutlarımızı kaybettik…


Ama o yıllara dönüş yok!

Hayat denen hiçliğin gölgesinde;

Kimi zaman normal nefes alarak,

Kimi zaman da suni solunumla var olma savaşı vererek

Daha da büyüyeceğiz…

Mehmet Orhan Durdu

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı